Siyasi islamcılar neden faşizme bu kadar meyilli olurlar hep kafamı kurcalamıştır. Neden kendi yaşam tarzlarını istedikleri gibi düzenlemekle yetinmez, başkalarının da hayatına karışırlar? Küçük yaştaki çocukların beyinlerini özünden tamamen saptırılmış bir dinin hurafeleriyle doldurup eleştirel düşünceyi iğdiş etmeye neden bu kadar önem verirler? Bu konudaki fanatik ve saldırgan idealizm nereden gelir?
Bu ülkede kaç kişi oruç tuttuğu için dayak yemiştir? Veya şarap içmiyor diye dövülen baskı gören var mıdır? Hiç duymadım. Ama oruç tutmuyor diye dayak yiyeni çok duyduk. Madımak katliamı da bu ülkede 15. değil, 20. yüzyılın sonunda yaşandı.
Merak etmeyin, bu yazımda bir takım sosyo-politik analizlere dalıp canınızı sıkmayacağım. Burada sadece başımdan geçen bir olaya bir anlam vermeye çalıştığımı göreceksiniz. Eminim benzeri olaylar hepinizin başına gelmiştir.
Geçen ay tanıdıklardan ve tanımadıklardan oluşan kalabalık bir grup halinde bir çay bahçesinde demlenip sohbet ediyorduk. Konu yurt dışı gezilerden açıldı ve 70’lik bir amca laf arasında uçakta içtiği şarabın kalitesizliğinden söz etti.
Gruptan iki üniversiteli genç birdenbire acayip bir öfkeyle adama saldırmasın mı? „Sen de neden herkese göstere göstere şarap içiyorsun? Bunda neyi amaçlıyorsun...?.“ Gençlerin o andaki surat ifadelerini bir görmeliydiniz. Sanki ellerinde olsa, mesela daha kalabalık falan olsalar adamcağızı oracıkta linç edip bize Ankara’nın göbeğinde yeni bir Madımak katliamı yaşatacaklardı.
Hemen grubun mülayimleri daha fazla tatsızlık olmasın diye araya girip konuyu değiştirdiler. Böylece konu en azından o gün için orada kapandı, ama benim kafamı kurcalamaya devam etti. Sonradan anlaşıldığına göre bu öfkeli gençler meğerse Fethullahçıymış. Garibanlar bedava kaldıkları üniversite yurtlarında ağabeylerinden F tipi eğitim almışlar.
Kendine başkalarının hayatına karışmayı hak gören bu öfke, bu fanatizm nereden geliyor? Dinci faşizmin kaynağı işte burası.
Benim şarap içmeme neden karışıyor? Sanki ben şarap içince ona da mı günah yazdığına inanıyor? Hayır, mesele bu değil. Peki beni, benim iyiliğim için mi uyarıyor? O da değil, çünkü iyilik için uyarı böyle bir saldırganlık ve öfkeyle yapılmaz.
"Efendim benim inancıma saygı gösterin" meselesi mi? Hayır değil, ben ona zorla şarap içtirmiyorum ki. Şarap içene bakarak da günaha girilebilir diye bir inanç da duymadım.
Mesele ne öyleyse? Buyrun aklıma gelen bir takım varsayımlar...
Bu gençlerin kafasına tarikatler tarafından en ilkelinden bir kabilecilik anlayışı işlenmiş olabilir: "Bizler ve ötekiler".
Kabilecilik insanın en temel iç güdülerinden biridir. Kendi kabilene mensup olan insanları sever ve sayar, ötekilere ise her türlü düşmanlığı mübah görürsün. İyilik, doğruluk, yardımseverlik, merhamet gibi bütün insani ahlak değerleri sadece kabile içinde geçerlidir. Kabileden olmayanlara ise her türlü kötü muamele mübahtır. Çünkü onlar kabileden değildir, ötekilere mensuptur.
Bu ilkel kabilecilik anlayışına bir de gençlerin, özellikle de genç erkeklerin iyi yönlendirilmemiş doğal saldırganlığını ve mücadele hırsını ekleyin. Kabiledaş olmayan herhangi bir kazazedeye ilk fırsatta bütün kinini kusacak her an patlamaya hazır bir canlı bomba!
Belki fazla enerjileri spora veya sanata yöneltilseydi bu gençler bu kadar saldırgan olmayacaktı. Fakat farklı alanlar ve sosyal çevrelerdeki bu tür aktiviteler zaten tarikatçi eğitimin ruhuna aykırıdır. Müridin tarikatten başka sosyal çevrelerle fazla alış verişi olsun istenmez, çünkü o zaman tarikat içi sosyal baskı zayıflar, beyin yıkamak ve yöneltmek de zorlaşır.
Bu aklıma gelen akla yatkın varsayımlardan sadece biri. Bir diğeri de Allah’ın kurunun yanında yaş da yanar hesabı toptancı cezalar verdiğine olan üstü örtülü inanç. Dinin özünden saptırılmış, ama kabileci zihniyetteki insanların düşünce tarzına çok uyan hurafelerinden bir başkası...
Orta çağda Avrupa’da neden onbinlerce kadın cadı suçlamasına maruz kalıp yakıldı? Birçok neden vardı, ama bunlardan en önemlisi tanrının toptancı cezalar yağdırma huyu olan, öfkeli ve faşist bir güç olduğuna olan inançtı.
Tanrı icabında tepesi attı mı suçlu suçsuz ayırmadan bütün bir kasabaya lanetini yağdırıyordu. Örneğin kasabada karanlık güçlerle ilişki kuran bir cadı mı var, mazallah bütün kasaba tehlike altına giriyordu. Çünkü tanrı çoluk çocuk suçlu suçsuz dinlemeden bütün bir kasabaya lanet yağdırabiliyordu.
Şimdi kendinizi Avrupa ortaçağında dört çocuk sahibi bir anne veya babanın yerine koyun. Tanrının toptancı cezalandırma huyu olduğuna da samimi olarak inanıyorsunuz. Kasabada cadı benzeri yaşlı ve çirkin zavallı bir kadın varsa, bütün doğal merhamet hislerinizi bir tarafa koyup kendi çocuklarınızın iyiliği için bu kadının derhal yok edilmesini isteyebilirsiniz. Sorgusuz sualsiz dini inanç işte insana bunları da yaptırabilir.
İşin tuhafı, kimse de o zamanlar merhametli bir tanrının nasıl olup da böyle toptancı haksız cezalar verebileceğini sorgulamamıştır. Bir kısmı tabi ki o dönemin engizisyon düzeninden korkduğundan. Bir kısmına ise bugünkü bireysel hukuk anlayışına son derece ters düşen bu toptan cezalandırma usülü son dörece doğal gelmiş olabilir. Çünkü eskiden kabileler arasında bireysel cezalandırma diye bir anlayış yoktu. Kabileler diğer kabilelere toptan cezalar verir, toplu kan davaları ve savaşlar yürütülür ve toplu katliamlar yapılırdı.
Bırakın orta çağı morta çağı, bir takım sağcı evanjelist papazlar (bizim siyasi islamcıların ABD’li muadilleri) yaşanan büyük su baskınının, şehirde yaşayan eşcinseller yüzünden tanrının New Orleans’a verdiği bir ceza olduğunu iddia etmediler mi? Yani onlara göre tanrının tepesi atmış ve çoluk çocuk suçlu suçsuz demeden bütün bir şehri toptan cezalandırmış.
Şimdi diyebilirsiniz , insanlar durduk yerde tuhaf hurafeler yaratıyor ve bunun sonucu katliam yapıyorlarsa bunun dinle ne ilgisi var? Dinde toptan cezalandırma diye bir şey var mı?
Dinin özünde var mı bilemeyeceğim, ama hikayelerinde var. Toptan cezalandırma fikri belki açık açık ifade edilmez ama bir takım hikayelerle insanların beynine ince ince işlenir. Eğer insanları sorgulama tepkisine yol açmadan şartlandırmak istiyorsanız bazen hikayecilik, presipleri açıkça söylemekten çok daha etkili bir yöntemdir.
Bu tür hikayeler faşist zihniyettekilerin eline bol malzeme verir. Bu toptancılık inancı -ki zaten toteliter rejimlerin dayanağı da budur- faşist rejimler kurmak isteyen fanatikler ve cingözler için bulunmaz bir nimettir; işleyip işletebilirsen.
Öfkeli bir tanrının bütün bir topluma lanet yağdırdığına dair Kuran dahil bütün tek tanrılı kutsal kitaplarda bolca hikaye vardır. En basiti Hazreti Musa’nın 10 kutsal levhayı almak üzere dağa çıkmasını fırsat bilip tekrar putataparlığa dönen Yahudi toplumunu hatırlayın. Bu dinin en temel doktrinlerinden biridir. Hikayeye göre bu duruma öfkelenen Tanrı, oradaki bütün Yahudi toplumunun tepesine lanet ve taş yağdırmıştır.
Bu tür hikayeleri bir güzel okur, eleştirmeden sindirir ve öğütürüz. Halbuki insan bir sorgulamaz mı, istisnasız herkes mi tekrar putatapar olmuştu? Aralarında putataparlığa dönüş yapmamış tek bir kişi de mi yoktu? Eğer vardıysa bugünkü bireysel hukuk anlayışımıza göre haksızlık değil miydi? Hem putatapar oldularsa n’olacakti sanki? Tanrı farklı inançları olanlara karşı bu kadar mı öfkeli ve hoşgörüsüzdü?
Örneğin İslam diğer din ve inançlara karşı hoşgörülüdür denir. Bu hoşgörüye neden putataparlık da dahil değil? Katoliklerin haçları, kutsal ikonları ve Meryem Ana heykelleri de bir tür putataparlık değil mi? Öyleyse „bre kafirler“ diye sefere çıkıp hepsini kesmemiz mi lazım? Tanrı niye onların tepesine lanet yağdırmıyor?
10 Ağustos 2009 Pazartesi
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder